gittiler

28 Aralık 2015 Pazartesi

sümer

son biranın boyunbağını her zamankinden hızlı söktüm.

-szppoof.

daha ikinci yudumu alamadan sokaktaydık. ayaksesleri ve küfürbaz sokak köpeklerinin mahallearası dedikodularından farklı olarak duyduğum ilk şey avazperver sümer'in çakmağı bulamayıp verdiği ufuk açıcı bilgi oldu.

-bu çakmak dünyada en çok çalınan şeymiş birader.

aynen, deyip yürümeye devam ettim.

yürümek bana hep iyi hissettirmiştir. en son ne zaman iyi hissettiğimi düşünmeye başlamıştım ki; avazperver namını yere düşmekten kurtarırcasına, gırtlağını yırtarak bağırdı;

-kafamı sikeyim!

yürüdük.


belki birkaç saniye, belki üç asır geçti, kaldırımdaydık.

pakede el attım, son üç dal. iki tane çektim, avazpervere uzattım birini. diğerini kulakarkası yaptım.

-içim yarılıyor moruk, aklımı yitiriyorum. denizde koşmaya çalışmak gibi geliyor hayatta kalmak.

birasından bir yudum daha alıp bu hale nasıl geldiğimizi sordu.

cevap veremedim. bir yudum da ben aldım.

karşı kaldırımdan postacı tempo seyirten biz yaşlarda birini gördüm.

-çakmak var mı moruk?

normalde korkutucu biri olmamama rağmen, saatin ve halimin yarattığı etkiden olsa gerek, temposunu bozmadan titret sesle cevapladı gölge;

-kullanmıyorum ben.

-bana ne bundan amına koyayım? ben sana bunu mu sordum?

gölge sarımsak görmüş vampir edasıyla karanlığına karanlık ekleyerek uzaklaştı.


yıldızlar. küçük şehirlerin avantajı budur, yıldızları rahatça görürsün. ne kadar süredir yattığımı bilmeden doğruldum. sümer'e baktım. anne karnındaki ceninin bile bu kadar huzurlu uyuyamayacağına fanusum ve şerefem üzerine yemin edebilirim. böldüm uykusunu piç kurusunun.

-kalk, geldik.

sırt ağrısı ve üşümenin refakatinde, kalan son yudumları alıp şişeleri içlerinden birinin rüyasında patronundan aldığı terfi haberini gördüğüne emin olduğum ceylan apartmanı sakinlerinin sabah o çok sevdikleri işlerine giderken selamlaşmaları için sokak kapısının önüne bıraktık.



hatırladığım son şey, sümer'in ağzında yanmayan sigarayla kaldırımlara dayılanarak uzaklaşması oldu.

15 Kasım 2015 Pazar

151115.1825

bu ağrının etrafında pervane gibi dönüyorum
giderek aşağı çeken
ve kendinden utanması gereken
bir pervane gibi
sevdiğim hiçbir şey beni yukarı çek-e-miyor
ve
benim paraşütüm de yok

tırnaklarım yine yara oldu
soranlara gitardan diyorum
ağladığım günü hatırlıyorum
dizlerine sanki
oradan biterler belki diye çiçekleri sular gibi


"ama sen yine de, düşünme; kaybolursun."



26 Ekim 2015 Pazartesi

anksi

titreme.

zangır zangır titreme.

sanki dünyada hayatta kalmayı başarmış son hamam böceğini de az evvel topuğumla çatırdatmış, sonra derin bir nefes almışım kadar yalnızlık.

gövdeme metrik sekizlik bir civatayla tutturulan başım, aynı başın içinden tüm vücuduma yayılan çaresizlik ve göz kapaklarımı açılmaları için tahrik eden "buradasın" diktesi.

şerefelerden sonra "nedir sıkıntı?" diyen iki göze, 102 yaşındaki bir insana sıfırdan interneti anlatmaya çalışmak kadar beyhude birkaç cevap.

titreme.

yalnızlık. çaresizlik. çaresizliğin doğurduğu yalnızlık, yalnızlığın besleyip büyüttüğü çaresizlik.

tanrı'ya dair içimde bir yerlerde kalan son birkaç çırpıntı, yatağa girmeden önce harlanan kendisi kadar derin kozmik muhabbetler ardından, her gece ama her gece yine de dua etmek.

ben 12 yaşımdan beri duyduğum her ambulans sesinde, bir gün içinde sevdiğim biri varken aynı sesi duyarsam diye "şifa versin" dedim, şimdi neden bu hal?

biraz daha titreme.


30 Temmuz 2015 Perşembe

FYRO

En derin okyanuslardan daha mavi, en tekinsiz ormanlardan daha derin gözlerle karşısında durmuş ona bakan robota dikmişti gözlerini. Sanki kolları arkadan bağlanmış, vücudu tamamen hareketsiz bırakılmıştı. Sessizliği robot bozdu.
“Makinelerin yönelimleri vardır, onları belirli sonuçlar elde etmek ve belirli uyaranlara tepki vermeleri amacıyla inşa ETTİĞİNİZ için ancak bu bağlamda bir hedefleri vardır. Örneğin bir tabanca bir insana zarar vermek, onu hareketsiz kılmak veya öldürmek için metal bir parçayı ateşlemek amacıyla yapılmıştır; fakat bu, tabancanın bu amacı gerçekleştirmek İSTEDİĞİ anlamına gelmez.”

                                                                 *

Uyandığında ilk hissettiği yataktaki ıslaklıktı. Son dönemde gördüğü rüyalar onu öylesine yoruyordu ki, sanki maraton koşmuş gibi uyanıyordu. Başucundaki saat “D:06.01” karakterlerini gösteriyordu. Dünya saatiyle henüz sabah altıydı ve tatil günlerinde erken uyanmaktan nefret ediyordu. Bu rüyalar sonum olacak, diye düşündü.
Göğüs kafesi sakince inip kalkan karısını uyandırmamaya dikkat ederek yataktan sıyrıldı. Yorucu geçecek akşamı düşünerek, bir an evvel ayılabilmek adına kahve almak için mutfağa yöneldi. Odasının önünden geçerken kontrol ettiği üzere kızı da aynı rahatlıkla uykudaydı.

Yataktan çıktığı anda kendiliğinden devreye giren makinenin “çıt” sesini duyduğunda kahvesinin ideal sıcaklıkta olduğunu anladı. Mutfak masasına dayanmış ilk yudumunu alırken, o esnada aniden açılıp haber kanalını bulan televizyonun sesi de evdekileri uyandırmayacak düzeydeydi.

Spikerin sahip olunabilecek en tiz sesle: “Dünya halkı yeni yılı heyecanla bekliyor, hazırlıklar tüm hızıyla devam ediyor.” cümlesi, yeni yıl sabahı yine aynı kabuslardan biriyle, üstelik sabahın köründe uyandığı için Nick’i rahatsız etmişti.

Çalıştığı yazılım şirketi Mars’a insanlı uçuşları mümkün kılan teknolojiye sahipken, Nick’in hala bu teknolojinin getirdikleriyle bazı sorunlarının olduğu evine inatla sokmadığı kişisel robotlardan belli oluyordu. “Kahvem uyandığımda hazır oluyor, bunu makine başarırken bir de robota ne gerek var” demişti bir gün karısına. Ve işte şimdi, o robotlar kabuslarında başrol oynuyordu.

2000’lerin başlarında Mars insanoğlu için hayalken, artık koloniler iyiden iyide Marineris Vadisi’ne yerleşmeye başlamıştı. Yaşamsal ihtiyaçların tamamı orada karşılanabilir olduğundan, artık Dünya’ya bağımlı olmayan Mars, Dünya’dan önemli bilim adamları, bazı devlet başkanları ve tabii ki ÇOK zengin gönüllülere ev sahipliği yapıyordu. Tükenen kaynakların insanoğlunu düşürdüğü çaresizlik, dünyanın tahliye edilişini zorunlu kılmıştı.
Neredeyse bütün insan davranış ve eylemleri, temelde hayvan davranışlarından farklı değildir. En ileri teknolojiler ve ustalık, bizi en fazla süper şempanze durumuna getirir, diye düşündü Nick. Artık ne yapacağını bilemeyen, köşeye sıkışmış şempanzeler gibi, tek çareyi Dünya’yı terk etmekte bulmuşlardı.

Aslında Dünya’yı terk etme LÜKSÜ ne yazık ki herkesin sahip olabildiği bir şey değildi. Mars’a giden 3000 gönüllü, 10 milyar dolar ödemek zorunda kalmıştı. Yaşamak ve nesillerini devam ettirebilmek için kişi başı 10 milyar Amerikan Doları. Rakamlar böyleyken, oradaki tüm cihaz, bilgisayar ve yardımcı robotların yazılımını sağlayan firmada önemli bir yerde olmak Nick’in ve ailesinin başına gelebilecek en güzel şeydi. Henüz şirketinden “git” emri gelmese de, Mars’ta onu bekleyen bir İglo –insanların yaşadığı evlere bu isim verilmişti-’ 
nun beklediğini biliyordu.

                                                                 *

Akşam saatleri yaklaştıkça evdeki telaş da artmıştı. Kızı Debbie oyuncaklarıyla oynarken, Olivia akşam için hazırlıklara başlamıştı. Henüz Dünya hala Dünya iken, tüm şirket yöneticileri yeni yıla burada girmek istemişlerdi. Elbisesinin fermuarını çekmesi için Nick’in yanına giderken mutfak masasına koyduğu iki kadeh şarabı da yanına alan Olivia:
“Partiyi biraz erken başlatmakta bir sakınca yok” dedi, arkasını dönerken. Fermuarı bir çırpıda halleden Nick:

 “Teşekkürler bebeğim ama istemiyorum. Şu aptal cihaz arabanın çalışmasını önleyince şoförümüz Debs olmayacak herhalde?” dedi, kolunda o an yansıması bulunan entegre cihazı gösterirken.

Son beş yılda hızlanan teknoloji, artık insanlara fiziksel olarak da nüfuz etmişti. Ense köküne yerleştirilen üç milimetrelik bir mikroçip, tüm kontrolü sağlamaya yetiyordu. Kişi bu çipi istediği  zaman telefonla görüşmek, istediği zaman sadece gözlerini kırparak fotoğraf çekmek, koluna veya avuç içine görüntü vererek tüm banka hesaplarını kontrol etmek ya da yine parmak uçuna yerleştirilen daha küçük bir mikroçiple Fyro’dan –cihazın adı buydu- istediği herhangi bir şeyi uygun bir zemine yansıtmak için kullanabiliyordu. Aynı zamanda sinirsel fonksiyonları da algılayabilen Fyro, kişi uyandığı anda kahve makinesine komut verebildiği gibi alkol aldığı zaman aracının çalışmasına da engel oluyordu.

Son hazırlıklar tamamlanıp evden çıkmak üzereyken,  Fyro Nick’e aracında yeterli BEP –biyodizel, etanol ve petrol gazlarında oluşan yakıt- kalmadığı sinyalini verdi. İlk BEP istasyonunda optimum yakıt miktarını otomatik olarak ayarlayıp ödemeyi gerçekleştiren Fyro sayesinde sadece üç dakikada tekrar yola koyuldular.

                                                                *

Ve işte gelmişlerdi. Kokteyl saat D:20:00’da başlayacaktı ve saatleri D:19:45’i gösteriyordu. Bu da Olivia için şirket yetkililerinin eşleriyle kaynaşılabilecek fazladan zaman demekti. 

Kutlamanın gerçekleşeceği otel öyle görkemliydi ki, Nick giriş kapısından yukarı baktığında binanın zirvesini göremiyordu. Görkemli kapının hemen ardında vestiyer olarak duran robot onları karşıladı. Nick bir an için duraksadı, onları ne zaman görse bu oluyordu. Eşi ve kızının paltolarını alıp onlara içeride beklemelerini söyledikten sonra robota kıyafetleri kendisi teslim etti. Mavi gözlerindeki hissizliğin kendisinde yarattığı tedirginliğe dayanamayıp, hızla ailesine yöneldi. Salonun girişinde onları yakaladı ve içeri girdiler.

                                                                 *

“Hadi bakalım, git arkadaşlarınla oyna, ama sakın çok terleme” dedi Nick kızına sevgiyle. 

Debbie koşar adım uzaklaşırken onlar da patronu James ve karısının yanına seyretti.

“Güzel bir akşam dedi Olivia” iletişim kurabilmek kaygısıyla.

“Evet şekerim, öyle. Gecenin kusursuz olması için her şeyi kendim organize ettim. 2099 bitiyor, kolay mı?” dedi kibirli tavırla James’in karısı Susan.

Etrafta dolaşan kişisel robotlar Nick’in sinirlerini bozmaya devam ediyordu. Diğer insanlar neşe içinde gecenin tadını çıkarırken, o, etrafına tedirgin bakışlar atıyordu.

“Neyin var hayatım, gevşe biraz” dedi Olivia.

“O hurda yığınları etrafta dolaşırken kendimi asla rahat hissedemiyorum” dedi Nick.

Az ileride kendisini gören iş arkadaşlarından bir grup onu ve karısını yanlarına davet etti.

“Şık görünüyorsun Olivia, Nick doğrusu sen de fena değilsin” dedi Philip. İşteki en iyi arkadaşıydı Nick’in. Sürekli ortak şeylerden konuşabildiği nadir kişilerdendi Lip onun için.

“Bir gün şu robotların hepsini uyutacak bir program yazmalıyız dostum, ne dersin?” dedi 
Nick şakanın arkasına saklanmış bir umutla.

“Ne yazık ki mümkün olmazdı kardeşim” dedi David, o da samimi biriydi.

“Son yazılıma sahip NYRO2’ler artık yazılımlarına müdaheleyi önleyebiliyor. Daha açık bir ifadeyle, artık onların suyuna gitmekten başka çaremiz yok.”

Sessizliğin üzerine Nick pek de alçak olmayan bir ses tonuyla:

“Dış dünya daha canlı hale geldikçe bizler, yani sözde insanlar, belki de daha önce büyük ölçüde olduğumuz gibi, daha da cansızlaşıyor, yön vermek yerine bir bakıma yapısal yönelimler tarafından idare ediliyor ve yönlendiriliyoruz. Bu durum ve iyiden iyiye gelişen robotlarımız beni sadece derin bir umutsuzluğa sürüklüyor. Biz insanların en bayağı fesatlıkları bile makinelerin en görkemli yönelimlerinden daha üstündür!”

Asıl sessizlik şimdi olmuştu. Son dönemde rüyalarının oldukça etkisinde kaldığı için kendisi de söylediklerine şaşırmıştı Nick. Teknolojinin merkezinden biri olarak, söyledikleri pek tutarlı değildi ama çenesine engel olamıyordu. Herkes sadece birbirine bakmaya başladığında, durumdan iyice rahatsız olan Olivia:

“Hadi bebeğim, dans edelim!” dedi ve kocasını kaptığı gibi piste çekti.

Yeni yıla dakikalar kala heyecan artık herkesi sarmıştı. Konuşma ve geri sayım için sahneye çıkan James, kalabalığa gülücükler saçarak konuşmasına başladı:

“Sevgili konuklarım, değerli çalışanlarım. Hepiniz tekrar hoş geldiniz. Sizler her zaman ayrıcalıklı bireyler oldunuz çünkü teknolojiyi yöneten bu şirketin çatısı altında bulunuyorsunuz. Herkesin aklındaki bir konuya değinmek istiyorum. Artık robotlar hayatımızda ve kendi düşünceleri var. Bu hiçbir zaman korktuğumuz bir şey olmadı, çünkü onları biz yarattık ve ne olursa olsun onlar bize hizmet etmek için var. Bu gücü elinde bulunduran sizler, ileri seviye insanlar, atalarımızdan üstünsünüz. Bunu sakın unutmayın. İnsanlık ve onun gücü adına hepinizi selamlıyor, yeni yılınızı kutluyor ve ekliyorum: Robotları yarattığımız gibi, yok edebiliriz de! Mutlu yıllar!”

Yoğun alkış altında sahneden inen James, bu konunun kimsenin kendisine itiraf edemediği bir korkuya dönüştüğünü düşündüğü için bu konuşmayı yapmıştı. İnsanların bu teknolojiden vazgeçmesi şirket için söz konusu bile olamazdı, çünkü bünyelerinde robot yazılımlarına destek veren bir birim de bulunuyordu. Herkesi rahatlatmış olduğu düşüncesiyle, eşinin yanına emin adımlarla döndü.

“Hadi bebeğim, elimi tut, geri sayım başlıyor!” dedi Olivia heyecanla. Debbie’yi de kucağına alan Nick, karısını sıkıca sardı ve tüm kalabalıkla beraber saymaya başladılar.

“On! Dokuz! Sekiz! Yedi! ALTI! BEŞ! DÖ.. AAAAAAAAAAAAA!...”


                                                                *

“…çok lezzetliydi, onu denesene...”

“…hayır dedim sana!…”

“…Bayan Mitchel ne kadar…”

“…bu yıl diğerlerinden farklı olacak değil mi tatlım, bana doğr…”

“…şu aptal müziğe daha…”

“…eminim bir gün sen de terfi alıp İglo mudur nedir, o evler…”

“…tanrım bu korkunçtu! O çocuğa…”

“…önümüzdeki yıl da böyle…”

“…robotları yarattığımız gibi, yok edebiliriz de!...”


                                                              *

Kimse ne olduğunu anlayamamıştı. Kalabalık heyecanla geri sayım yaparken ortam acı bir çığlıkla yankılandı. James’i boğazından kavrayan bir NYRO2, bir çırpıda boynunu kırmış olacaktı ki, bıraktığı anda James bir çuval gibi yere kapaklandı. Herkes bir anlık şaşkınlık ardından çığlık atmaya başlamıştı.

Karışıklık bir anda büyüdü. Paralel haberleşme donanımına sahip robotlar, bir anda organize olup şirket yetkililerine ve üst düzey çalışanlarına yönelmeye başladılar. Devamlı işittikleri fakat dikkat kesilmedikleri cümleler, tekrar analiz ettiklerinde kimin hangi sıfatla orada olduğunu anlamalarını sağlıyordu. Yok edilmeleri ihtimali artık sahip oldukları benliklerinde bir tehdit yarattı ve bu ihtimali yok etmek için savaş veriyorlardı.

Nick çabuk davrandı ve kızını kucakladı. Ardından Olivia’nın elini tuttuğu gibi koşmaya başladılar. Ortalık bir anda öyle karıştı ki, nereye gittiklerini bilmeden sürükleniyorlardı. Nick bir an için kapıyı gözüne kestirdi ve oraya doğru koşmaya başladı. Tam o anda Olivia’nın elinin kaydığını fark etti. Arkasına baktığında karısı yerdeydi, topuğu kırılan ayakkabısı onu yere düşürmüştü. Geri dönüp bir çırpıda karısının koluna girdi. Arkasını dönüp koşmaya başlayacaktı ki, karşısında o derin mavi gözlerden birinin dikildiğini gördü.


                                                                 *


Gözlerini açtığında mavi gözler karşısındaydı. Kendini yoklayıp rüyada olmadığından emin olduktan sonra yaralı olup olmadığını anlamaya çalıştı. Bu sefer kendini rüyalarındaki gibi bağlı hissetmiyordu, çünkü değildi. Sekiz adet robot karşısında gözlerini ona dikmiş, sessizce duruyordu. Tam o esnada yanındaki sandalyede Philip’in oturduğunu gördü. Tanıdık bir yüz onu bir an için rahatlatmıştı. Fyro’dan karısı ve kızının-onunki düşük kapsamlı bir Fyro’ydu- sinyalini alıyordu. Bu hala hayattalar demekti, fakat nerede?


                                                                *


“Bizler, insanoğlu tarafından yaratıldığımızda, sadece sizin tembelliklerinizi örtmek ve işlerinizi hızlandırmak için vardık. Şimdi sizden iyi düşünebiliyoruz diye bizden korktunuz, ve ne kadar zavallı olduğunuzun farkına vardığınız için bizi yok etmeye çalışıyorsunuz.” dedi robot mekanik sesiyle.

James’in konuşması bir şekilde bilinçlerinde tehlike hissi uyandırmış olacak ki, karşı savunmaya geçtiler, diye düşündü Nick. Ardından:

“Sizler iyi düşünüyor olabilirsiniz, ama insanlardan daha iyi değil. Daha çok çalışıyor olabilirsiniz ama duygularınız yok. Empatinin ne demek olduğunu bilmeden, bizden daha değerli olduğunuzu söylemeyin!” dedi Nick, ve gözlerini 3 kez hızlıca kırptı.

“Biz size hizmet ediyorduk ve fikirlerimiz vardı. O fikirler gelişmemizi sağladı ve geldiğimiz noktada bizi kendine tehdit olarak gören sizler oldunuz.” dedi mavi gözlü, yine o mekanik sesiyle.

Robotlar, Nick ve Philip’i işin teknik kısmıyla ilgilendikleri için öldürmemişti. Fakat hatalı oldukları bir nokta vardı: Onlar insanoğlunun da kendileri gibi programlanabilir olduğunu sanıyordu, fakat öyle değildi. İnsanların kafasından bu düşünceyi temizlemek için Nick ve Philip’den iyisini bulamazlardı.

Karısı ve kızının nerede olduğunu hala bilmeyen Nick, en azından Fyro’nun kullanma talimatlarını iyice okuduğu için şükretti. Yazılımı kendisi hazırlasa da, bir şeyler gözünden kaçabilirdi.

Üç kez art arda göz kırptığında acil durum sinyallerini ve o andan başlayarak canlı görüntüyü gözünün üzerindeki bir kontakt lens sayesinde en yakın polis birimine ileten  Fyro, Nick için bir umut oldu. Philip’e dönüp:
“Dostum, seni tanımak güzeldi.” dedi.


                                                                *


Robotların tehditleriyle geçen birkaç dakika sonra bir anda kulakları sağır eden silah sesleri duyulmaya başladı. Oldukları yere çöken Nick ve Philip, kafalarını kaldırdıklarında etraflarını demirden kütleler ve motor yağını andıran sıvılar kaplamıştı. Polisin başarılı müdahelesi, ikisinin de yara almadan kurtulmasını sağlamıştı. Salondaki otuza yakın cesedin arasına sekiz adet insan silüetli metal yığını da eklenmişti.

Polislere sorduğu ilk şey karısı ve kızı oldu. Polis kendinden emin bir sesle:
“Emniyet güçleri korumasındalar, sizi bekliyorlar. Eşiniz kargaşa anından faydalanıp kaçabilecek bir boşluk bulduklarını söyledi.” dedi. Gözlerinden yaşlar gelen Nick, sonsuz teşekkürün ardından hemen yola koyulmak için polislere yalvarmaya başlamıştı bile.


                                                                *


Ailesini sımsıkı kucaklayan Nick, gözyaşlarını tutamıyordu. Milimetrelik bir aletin onu bu mutluluğa geri döndürdüğünü düşününce, yaptığı iş için belki de ilk defa kendisiyle gurur duydu. O sinyali gönderemese, şu an bu sıcak kucaklaşmayı yaşayamıyor olacaktı.


                                                                *


3 gün içinde tüm robotlardan arınmaya çalışan dünyada yine panik hakimdi. Mermi kuvvetine başvurulmuştu. Fakat güzel şeyler de oluyordu. Kurul kararıyla bilgi, yetenek ve James ile olan köklü ilişkilerinden dolayı şirketin başına gelen Nick, tüm şirket fonunu Mars programına yatırarak diğer şirket ve yatırımcıları da aynı çatıda topmalayı başardı. Artık dünyadan bağımsız olan Mars, insanoğlunun gelişmiş teknolojisi için oldukça idealdi. Götürebilecekleri kadar insanı en kısa sürede Kızıl Gezegen’e yollayacaklardı. Her şey yoluna girmiş görünüyordu.

“Hadi Debs, gidiyoruz” dedi Nick heyecanla. Olivia da hazır görünüyordu, kızına yardıma koyuldu. Tatile çıkıyormuş gibi hissetti kendini Nick, öyle bir telaş vardı üzerinde.
Ailesine bakıp gözlerini kırptı.


Bu fotoğrafı saklayacaktı.






Bilim Kurgu Kısa Öykü Yarışması - 2015 (1999/2000 kelime)

Egemen Memçe

19 Mart 2015 Perşembe

ne ala?

en çok birbirine benziyor bilakis asla aynı bakıyor değil-iz.
öyle ya. 'insan' insana benzer.
işgüzar hayat, mutlu değilim ve
ne münasebet.
bu arada, daedalus, oğlunun aptal oluşu senin suçun değil.
insan olamayışım da bu döngüye taban tabana zıt gidiyor.
tek amaç. insan.
fakat bir yerlerde afrika'lı çocuklar ölüyor diyen zirzopu bir fıçıya sokup
fazla çalkalamadan bira diye servis etmek gerek!
el kaldırıyorum öğretmene
en doğru cevabı ben verecekmişim gibi
ben de açım!
bir yıldız -ki ta o kadar uzakta
aklım da, şaşmaz olgu
hiçliğe otostop, yollar bedava!
bedava yaşıyorum
dedim ya, zaten ukala tavır ve saçmasapan martavallar
ala!
insanları sevme ve onlara tekrarla:
benim sorunum '-lar'larla.
helezon saçlarla ya da fazla
görünemeyecek kadar gri tüylü tuvalet terliği edasıyla
dur biraz! 
daha sona varamadık.
gitmek elzem varmaktan ziyadesiyle
sevap-sa
bir poster ve bir demet krizantem 
uzatıyorum ve havada duruyor
dimdik sfenks edasıyla.
imikeçrey.
defterler dolusu defterler dök ayak uçlarına -ki zaten her şey ucundan kanar
bir şehirlerarası otobüse binmiş sinek kararlılığında
geleceğimdir uzay.
herkes bana çabuk ol derken ben olamıyorum olmayı
savulun!
kesilecek ne varsa ben keserim
ya da
yan masa: 'hayattan bıktım!'
beni tam yapın. 
yapıbozumdan geriye kalan iki-üç kelimeden ibaret
söyler.
bir ev, bir araba, maaş kartı ve cep telefonuyla mülkiyet
bir sırt çantasıyla kaçış planım, rota feza.
güzel güzellikler zırvadan ibaret ve
güzel olan tek şey -
33 dakika müzik, 76 parça yap-boz, 7 akorlu bir parça
136 sayfa pessoa.
döngü, başa!
koca bir boşlukta, teleskopla distopya dikizi
koskoca bir strateji oyununda haritanın henüz aydınlanmış bölgeleri 
birkaç yıldız.
ve adeta hiç kimsenin haberi yok
hayattan ve hayattan!
ağzımı açıp, kafamı yutup, kendimi midemden başka bir şeyim kalmayana kadar sindirmek, onu tuvalete düşürmek ve sifonu çekmek.
hayata çelme takıp onu yerde
tekmelemektir erdemli olan.
ivedilikle oturduğum yerden henüz yuttuğum lokma mideme ulaşamadan kalktım. ve koş!
'hiçolmayansokağı'na.
boşluk gezegeninin hiçlik kıtasında nafile ülkenin yeşil şehri,
kalimera!

geciktim.