"Maalesef, bu operasyonun sonunda bacağınızı kaybetmiş olarak uyanabilirsiniz."
Benden bir bacağımı çıkarırsanız, geriye ne kalır?
Doktorun cümlesini duyduğum ilk anda kafamın içinde bu soru yankılandı. Daha önce hiç böyle bir soruyla karşılaşmamıştım ve bu soruların filmlerdeki gibi kestirilemez cevaplar doğuracağını henüz anlıyordum.
Göz hizama uzatılan belgeyi imzaladığım takdirde; gerçekleşebilecek bütün olasılıkları kabul etmiş olacaktım. Mesela ilk kesiyi yapıp, ekartörle kesi bölgesini yavaş yavaş esneyen ama asla yırtılmayan bir kumaş gibi genişleterek hasarlı bölgeye ulaştıklarında, sıkıntının tahmin ettiklerinden büyük olduğunu dokuları görünür kılması için kanıma enjekte ettikleri onca radyoaktif sıvıya ve son teknoloji makinelere rağmen gözlemleyememiş olmaları ihtimaliyle karşılaşabilirdim. Çünkü böyle şeyler olabilirdi. Kader bütün cilvelerini benim üzerimde kullanmak üzere özel olarak paketlemiş ve modern tıbbın tüm imkanları beni ilgilendiren gerçeğin saptanmasını kıl payı sıyırmış olabilirdi.
Aslında henüz bir leblebi boyutunda dahi değilken vücudumda yer etmiş -adına tümör dedikleri- uçkursuz hücreler topluluğu, bacağım dışında daha birçok yere yerleşmişti mesela. Bunu; ameliyata hazırlık için verdikleri ilaçlara, bozulmuş karaciğerimin salgıladığı uygunsuz enzimler sayesinde anlayacaklardı belki de. O meşhur alet, derimin derinliklerini görünür kılıyor ve bum! Çürümüş, yanıktan hallice, etrafına göre bir maruzatı olduğu aşikar, kırmızı, iki buçuk yumruk büyüklüğünde bir et parçası.
İnsan hatasını da düşünüyordum -gayriihtiyari. Bozunmuş doku olduğu yerde öylece yatarak bitmemi bekliyorken, onu yerinden etmek isteyen doktorun anlık bir el titremesiyle bistürinin uyluk atardamarımı dürtmesi; zaten artık pıhtılaşamayan kanımı Keban Barajı'nın aniden açılmış kapaklarından boşalan suyun debisiyle dışarı boca ediyor. Olabilir.
Aslında biraz kafamın içinde yaptıklarından bahsetmem gerekiyor. (Yazar bu kısımda "moral" kelimesini kullanmayacağına yemin ediyor). Bununla elimden geldiğince yaşamam gerektiğini ilk öğrendiğimde bahsi geçen bölgeyi bir hafta boyunca inceledim. Diğer bacağımla boyut ya da renk açısından bir farkı olup olmadığını sanıyorum yetmiş kez kontrol etmişimdir. Bir fark bulamadım. Ağladığım bir gece, bacağımı yumrukladığımı hatırlıyorum. Parmaklarınızı son hızla kapanan bir araba kapısına sıkıştırdığınızda hissedeceğiniz acı, o yumruğun ardından hissettiğimin yanından bile geçemez. Kanser ağrısı, bu dünyanın dışında bir şey.
Doktorun tüm gerçeği, sanki bu sene ramazan ayında fiyatları ikiye katlanan hurma haberini aktaran spikerin soğukkanlılığıyla yüzüme söylediği ilk an, bittabi geçmişte yediğim bokları düşündüm. Etrafınızdan biri kötü bir şey yaşadığında, sebebi belli tutum ve davranışlarsa, sizde de gördüğünüz ortak halleri hayatınızdan çıkarmanız ışık hızıyla gerçekleşir. Alkol ve sigara alışkanlığım, değme eski topraklara şapka çıkartacak seviyedeyken, inanın, ikisini de bırakmam milisaniyeler sürdü. Bu çok namüsait bir mahiyette tezahür eden ahval ve şerait, odama sadece birkaç gün içinde Yeşilay flaması astırdı. Olabilir. İnsan değişiyor.
Hayattayken, hayatın hayatlığından mı bilmiyorum, az evvel sözünü ettiğim boklar sonu ne olursa olsun yenmeye devam ediyor. Bu sanırım kafanıza yıldırım düşmesi gibi bir şey. Yıldırımın düştüğü yeri göz açıp kapayıncaya dek kül ettiğini bilip, onun bir gün sizin başınıza düşmeyeceğinden adınız ve soyadınızdan daha emin şekilde sigaradan son nefesi çekip, yeni bir bira açmak mesela. Bu seyircisiz tükeniş ayini, sanki hiç tükenilmeyecekmişçesine tam gaz devam ederken o yıldırım tam kafanızın üstüne düşüyor ve kül oluveriyorsunuz. İnsan, ne kadar dipte olursa olsun hayatı kontrolü dışında elinden alınmaya yaklaştığı anda, ona nasıl sarılıveriyor, asla tahmin edemezdim. Olabilir. İnsan her gün yeni bir şey öğreniyor.
Ameliyat masasında kalma ihtimalim için passaparola hakkımı kullanıyorum Metin Bey.
Sonuç olarak, imzayı attım.
Evet, T.C. Sağlık Bakanlığı Zart Hastanesi Onkoloji Bölümü Zurt Polikliniği Başhekimliği, bu ameliyat bitiminde, on beş-yirmi kilogram geldiğini tahmin ettiğim sağ bacağım bir tıbbi atık poşedinde bu hastaneyi terk edebilir.
Benden bir bacağımı çıkarırsanız, geriye yine ben kalırım. Yani, olabilir.
Egemen Memçe
gittiler
7 Aralık 2016 Çarşamba
7 Mayıs 2016 Cumartesi
Asansör
Ziiiiiiiiyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyuuuuuuuuuuu
Zzzzzzzzzzzzzzzt
Sssssssbaaaaaaa.
Hassiktir. Yine talihsizlik beni buldu ve milyar dolarlık
teknoloji ihtiva eden bu amına kodumun asansörünün, ben içindeyken durası
geldi. Daha önce de birçok kez asansörde kaldım fakat bu sefer abuk patronum ve
subuk işleri beni beklediği için birilerinin bu kapıları bir an evvel açması
gerekiyordu zira buradan da kovulursam, artık bu şehirde barınamayacaktım.
Bizim oralarda asansör yoktu. Okul bahanesiyle kaçıp İstanbul’a
gelmeden evvel hayatımdaki en büyük tehlike, ağaçtan düşmekti. Fakat makûs
talihim beni burada da yalnız bırakmadı ve ben, sadece hayatta kalmama ve
kafamı kurtarmama yetecek parayı kazandığım moto kurye işinde bir sonraki gün
alacağım nefesin hesabını yaparken, tüm bunlar yetmezmiş gibi bu janti saçlı ve
takım elbisesinin en az kırk maaşım edeceğini ilk görüşte anladığım denyoyla
kapana kısıldım.
Duruşun gerçekleşmesi ve beyinlerimizin olayı idrakından milisaniyeler sonra, arkasında durduğumdan olsa gerek karşımdakinin hareketleri gözüme çarptı. Etrafına birkaç boş bakış attıktan sonra bana dönüp o sinir bozucu George Clooney gülüşünün aynısını atarak, bir yandan da titreyen sesiyle konuşmaya başladı:
“Hay aksi ya, ne oldu şimdi kaldık mı, kurtaracaklar
herhalde bizi değil mi?"
Yediğim bokları üst üste koysam dünyanın en büyük gökdelenini ikiye katlayacağına eminim, ama ben bunu hak edecek ne yaptım diye sordum kendime. Kaybetmekten bu kadar korkan adamlardan hayatım boyunca nefret ettim. Dünya sanki bu puştlar bir şeyleri daha iyi yapabilsin diye dönüyor onlara göre. Muhabbet uzasın istemediğimden umursamaz bir tavırla cevapladım:
“Sıkıntı yok, az sonra hallederler.”
Lavuk tatmin olmamış olacak ki heyecanını gizleyememeye
başladı. Ellerini iki kez çıtlattıktan sonra yaptığı ilk şey cebinden futbol
sahası büyüklüğündeki telefonunu çıkarmak oldu. Birkaç tıklamadan sonra
kulağına götürdü ve ne yazık ki asıl curcuna telefonun çekmediğini anladığı
anda başladı. Tuşlara seğirtip, eyvah telefon çekmiyor. Bunun alarmı malarmı
yok mu ya bi’ baksana gelip kurtarırlar duyunca bizi, telaşlanırım ben kapalı
yerlerde dedi. Baş üstüne sayın amına koyduğum demeden, tuşlara yöneldim.
Üzerinde zil olan tuşa bastım.
Sonraki beş dakika, jölenin kendine telkinleriyle geçti.
Sürekli tuş kilidini açıp kapattığı telefon sonunda onu en sosyal olduğu ortama
soktu. Ben hayatımda böyle büyü görmedim. Az evvel zangır zangır dizlerinden
ritim duyulan dallama, şimdi facebook durum güncellemesine “aksiliğin böylesi,
asansörde kaldık. Bir bu eksikti...” yazdı. Telefon çekmiyordu hani, diye
sorduğumda ise internete bağlanınca o otomatik yüklenir cevabını verdi lahana
turşusu. Kaderime bu sefer en kallavisinden bir küfür salladım.
İyiden iyide gevşeyen lavuk beni süzmeye başladı. En can
sıkıcı kısım. Vücut dili muhabbete girişmeye çalıştığını haykırıyordu.
Cesaretsizliğine güvenip omzumu asansör kabinine dayadım, cebimden çıkardığım
sigarayı yaktım. Yeşilay bölge sorumlusu anında olaya girdi.
-Yahu ne yaptın olur mu böyle şey, zaten kapalı yerdeyiz,
söndür şunu ceza yiyeceksin.
Şimdi de beni düşünüyor dalyarak. Bu dingiller her işten pay
çıkarmayı iyi bilir. Müdahele edince iyi bir şey yaptı çünkü. Kafasına “Fuck
Paparazzi” şapkası takıp basın mensubu görünce şpagat atan tipler. 3400 yılında
Gliese-876 gezegeninde “kıble ne taraftaydı?” diye soracak adamlar. İbadetten
sonra “2900 yılında büyük büyük dedenizin ne yaptığını görmek için tıklayın”
metinli facebook linkine tıklayıp kaçıncı sperm olarak dünyaya geldiğini takip
edecek olanlar. Bu asansörden çıkıp taksi bulamayınca, mahalleye DNS ayarlarını
değiştirip girersin artık prematüre dünyalı.
Birkaç salak muhabbet daha ettikten sonra tıkırtılar zaferi
müjdeledi: asansör kata çekiliyordu. En az üç senemi o asansörde bırakmış
hissiyle önden paşamızı buyur edip ardından da ben çıktım. On beş dakika kaybedilebilecek
bir süreydi. Bir nükleer reaktör, onu durduracak kontrol çubukları istanbul
trafiği bahane edilerek ulaştırılamadığı için patlatılabilirdi. Dolayısıyla
başım az evvel içeride geçen on beş dakika kadar dertte değildi.
Telaşlı kalabalığın arasında, asansör
kapılarını açan iki kişiye teşekkür ettim. Bizim kodamanın etrafında beş
kişilik çember oluşturulmuştu bile. Efendim iyi misiniz, talihsizliğe bakar
mısınız, korkmadınız inşallah, yarın ilk iş bu asansörü bakıma sokacağızların
arasından sıyrılıp kapıya yönelmişken bizimki arkadan koşar adım yaklaştı.
-Pardon! Pardon beyefendi. Teşekkür ederim. Ben pek tahammül
edemiyorum kapalı alanlara, siz olmasaydınız ne olurdu bilemiyorum, dedi ve
akabinde cüzdanından kartını uzattı.
Numaram burada, başınız sıkışırsa muhakkak arayın.
Karta baktım. Cemil Yücesu. Bilmem ne management. Teşekkür
edip, kapıya yöneldim.
Üç eşit kalınlıkta yırttığım kağıdı üç merdiven zıvana yapıp
cebe attım.
9 Mart 2016 Çarşamba
Hayatınızı Etkileyecek Hususlara Dair Çıkarımsal Uzaklaşımlar
hamileyken asla ama asla yenmemesi gereken 13 yiyeceği,
bu yılki zam şampiyonunun hamsi mi istavrit mi olduğunu,
savunma sanayii için bilmem kaç milyar dolarlık projeye onay verilip verilmeyeceğini,
davut güloğlu'nun evinin kapısını pazar sürprizi'ne açtığı soluksuz röportajda müzik dünyasına verdiği demeçleri,
donald trump'ın ellerinin boyutunu,
hangi yeşil çam karakteri olduğumu,
yatakta hangi hayvana benzediğimi,
rulman yataklı konstrüksiyonlarda yağlamanın nasıl yapılması gerektiğini,
paranın ay sonuna yetip yetmeyeceğini,
şanlı tarihimiz boyunca hakimiyet kurulmuş toprakları ve atalarımın gündelik rutinlerini,
kadınların erkeklerde ilk olarak dikkat ettiği 13 davranışı,
bir erkeği yatağa atmak için bilinmesi gereken 20 önemli detayı,
burcumu,
burcumun özelliklerini taşıyıp taşımadığımı,
ramazan ayının bu yıl hangi tarihlere toslayacağını,
kolanın içinde böcek olup olmadığını,
hangi müzisyenin özelliklerini taşıdığımı,
dokunulmazlık oyununu kazanan gönüllülerin ödül oyununda da galibiyeti ellerinde tutup tutamayacaklarını,
türkiye'deki ağızlara ne kadar hakim olduğumu,
hangi tatilin bana en uygun tatil olacağını,
hangi 'kısmetse olur' karakteri olduğumu,
hangi ayetin ruhuma ilaç gibi geleceğini,
ortalama bir insandan daha akıllı olup olmadığımı,
ortalama bir insanın ne kadar akıllı olduğunu,
30 türk filminin kaçını tek bir sahneden hatırlayabileceğimi,
volkan demirel'e fidye tuzağındaki flaş gelişmeyi,
karaciğerimin henüz yüzde kaçını tahrip ettiğimi,
savaş uçağı krizinin türkiye'deki turizmini nasıl etkileyeceğini,
merak etmiyorum.
amına koyayım.
bu yılki zam şampiyonunun hamsi mi istavrit mi olduğunu,
savunma sanayii için bilmem kaç milyar dolarlık projeye onay verilip verilmeyeceğini,
davut güloğlu'nun evinin kapısını pazar sürprizi'ne açtığı soluksuz röportajda müzik dünyasına verdiği demeçleri,
donald trump'ın ellerinin boyutunu,
hangi yeşil çam karakteri olduğumu,
yatakta hangi hayvana benzediğimi,
rulman yataklı konstrüksiyonlarda yağlamanın nasıl yapılması gerektiğini,
paranın ay sonuna yetip yetmeyeceğini,
şanlı tarihimiz boyunca hakimiyet kurulmuş toprakları ve atalarımın gündelik rutinlerini,
kadınların erkeklerde ilk olarak dikkat ettiği 13 davranışı,
bir erkeği yatağa atmak için bilinmesi gereken 20 önemli detayı,
burcumu,
burcumun özelliklerini taşıyıp taşımadığımı,
ramazan ayının bu yıl hangi tarihlere toslayacağını,
kolanın içinde böcek olup olmadığını,
hangi müzisyenin özelliklerini taşıdığımı,
dokunulmazlık oyununu kazanan gönüllülerin ödül oyununda da galibiyeti ellerinde tutup tutamayacaklarını,
türkiye'deki ağızlara ne kadar hakim olduğumu,
hangi tatilin bana en uygun tatil olacağını,
hangi 'kısmetse olur' karakteri olduğumu,
hangi ayetin ruhuma ilaç gibi geleceğini,
ortalama bir insandan daha akıllı olup olmadığımı,
ortalama bir insanın ne kadar akıllı olduğunu,
30 türk filminin kaçını tek bir sahneden hatırlayabileceğimi,
volkan demirel'e fidye tuzağındaki flaş gelişmeyi,
karaciğerimin henüz yüzde kaçını tahrip ettiğimi,
savaş uçağı krizinin türkiye'deki turizmini nasıl etkileyeceğini,
merak etmiyorum.
28 Aralık 2015 Pazartesi
sümer
son biranın boyunbağını her zamankinden hızlı söktüm.
-szppoof.
daha ikinci yudumu alamadan sokaktaydık. ayaksesleri ve küfürbaz sokak köpeklerinin mahallearası dedikodularından farklı olarak duyduğum ilk şey avazperver sümer'in çakmağı bulamayıp verdiği ufuk açıcı bilgi oldu.
-bu çakmak dünyada en çok çalınan şeymiş birader.
aynen, deyip yürümeye devam ettim.
yürümek bana hep iyi hissettirmiştir. en son ne zaman iyi hissettiğimi düşünmeye başlamıştım ki; avazperver namını yere düşmekten kurtarırcasına, gırtlağını yırtarak bağırdı;
-kafamı sikeyim!
yürüdük.
belki birkaç saniye, belki üç asır geçti, kaldırımdaydık.
pakede el attım, son üç dal. iki tane çektim, avazpervere uzattım birini. diğerini kulakarkası yaptım.
-içim yarılıyor moruk, aklımı yitiriyorum. denizde koşmaya çalışmak gibi geliyor hayatta kalmak.
birasından bir yudum daha alıp bu hale nasıl geldiğimizi sordu.
cevap veremedim. bir yudum da ben aldım.
karşı kaldırımdan postacı tempo seyirten biz yaşlarda birini gördüm.
-çakmak var mı moruk?
normalde korkutucu biri olmamama rağmen, saatin ve halimin yarattığı etkiden olsa gerek, temposunu bozmadan titret sesle cevapladı gölge;
-kullanmıyorum ben.
-bana ne bundan amına koyayım? ben sana bunu mu sordum?
gölge sarımsak görmüş vampir edasıyla karanlığına karanlık ekleyerek uzaklaştı.
yıldızlar. küçük şehirlerin avantajı budur, yıldızları rahatça görürsün. ne kadar süredir yattığımı bilmeden doğruldum. sümer'e baktım. anne karnındaki ceninin bile bu kadar huzurlu uyuyamayacağına fanusum ve şerefem üzerine yemin edebilirim. böldüm uykusunu piç kurusunun.
-kalk, geldik.
sırt ağrısı ve üşümenin refakatinde, kalan son yudumları alıp şişeleri içlerinden birinin rüyasında patronundan aldığı terfi haberini gördüğüne emin olduğum ceylan apartmanı sakinlerinin sabah o çok sevdikleri işlerine giderken selamlaşmaları için sokak kapısının önüne bıraktık.
hatırladığım son şey, sümer'in ağzında yanmayan sigarayla kaldırımlara dayılanarak uzaklaşması oldu.
-szppoof.
daha ikinci yudumu alamadan sokaktaydık. ayaksesleri ve küfürbaz sokak köpeklerinin mahallearası dedikodularından farklı olarak duyduğum ilk şey avazperver sümer'in çakmağı bulamayıp verdiği ufuk açıcı bilgi oldu.
-bu çakmak dünyada en çok çalınan şeymiş birader.
aynen, deyip yürümeye devam ettim.
yürümek bana hep iyi hissettirmiştir. en son ne zaman iyi hissettiğimi düşünmeye başlamıştım ki; avazperver namını yere düşmekten kurtarırcasına, gırtlağını yırtarak bağırdı;
-kafamı sikeyim!
yürüdük.
belki birkaç saniye, belki üç asır geçti, kaldırımdaydık.
pakede el attım, son üç dal. iki tane çektim, avazpervere uzattım birini. diğerini kulakarkası yaptım.
-içim yarılıyor moruk, aklımı yitiriyorum. denizde koşmaya çalışmak gibi geliyor hayatta kalmak.
birasından bir yudum daha alıp bu hale nasıl geldiğimizi sordu.
cevap veremedim. bir yudum da ben aldım.
karşı kaldırımdan postacı tempo seyirten biz yaşlarda birini gördüm.
-çakmak var mı moruk?
normalde korkutucu biri olmamama rağmen, saatin ve halimin yarattığı etkiden olsa gerek, temposunu bozmadan titret sesle cevapladı gölge;
-kullanmıyorum ben.
-bana ne bundan amına koyayım? ben sana bunu mu sordum?
gölge sarımsak görmüş vampir edasıyla karanlığına karanlık ekleyerek uzaklaştı.
yıldızlar. küçük şehirlerin avantajı budur, yıldızları rahatça görürsün. ne kadar süredir yattığımı bilmeden doğruldum. sümer'e baktım. anne karnındaki ceninin bile bu kadar huzurlu uyuyamayacağına fanusum ve şerefem üzerine yemin edebilirim. böldüm uykusunu piç kurusunun.
-kalk, geldik.
sırt ağrısı ve üşümenin refakatinde, kalan son yudumları alıp şişeleri içlerinden birinin rüyasında patronundan aldığı terfi haberini gördüğüne emin olduğum ceylan apartmanı sakinlerinin sabah o çok sevdikleri işlerine giderken selamlaşmaları için sokak kapısının önüne bıraktık.
hatırladığım son şey, sümer'in ağzında yanmayan sigarayla kaldırımlara dayılanarak uzaklaşması oldu.
15 Kasım 2015 Pazar
151115.1825
bu ağrının etrafında pervane gibi dönüyorum
giderek aşağı çeken
ve kendinden utanması gereken
bir pervane gibi
sevdiğim hiçbir şey beni yukarı çek-e-miyor
ve
benim paraşütüm de yok
tırnaklarım yine yara oldu
soranlara gitardan diyorum
ağladığım günü hatırlıyorum
dizlerine sanki
oradan biterler belki diye çiçekleri sular gibi
"ama sen yine de, düşünme; kaybolursun."
giderek aşağı çeken
ve kendinden utanması gereken
bir pervane gibi
sevdiğim hiçbir şey beni yukarı çek-e-miyor
ve
benim paraşütüm de yok
tırnaklarım yine yara oldu
soranlara gitardan diyorum
ağladığım günü hatırlıyorum
dizlerine sanki
oradan biterler belki diye çiçekleri sular gibi
"ama sen yine de, düşünme; kaybolursun."
26 Ekim 2015 Pazartesi
anksi
titreme.
zangır zangır titreme.
sanki dünyada hayatta kalmayı başarmış son hamam böceğini de az evvel topuğumla çatırdatmış, sonra derin bir nefes almışım kadar yalnızlık.
gövdeme metrik sekizlik bir civatayla tutturulan başım, aynı başın içinden tüm vücuduma yayılan çaresizlik ve göz kapaklarımı açılmaları için tahrik eden "buradasın" diktesi.
şerefelerden sonra "nedir sıkıntı?" diyen iki göze, 102 yaşındaki bir insana sıfırdan interneti anlatmaya çalışmak kadar beyhude birkaç cevap.
titreme.
yalnızlık. çaresizlik. çaresizliğin doğurduğu yalnızlık, yalnızlığın besleyip büyüttüğü çaresizlik.
tanrı'ya dair içimde bir yerlerde kalan son birkaç çırpıntı, yatağa girmeden önce harlanan kendisi kadar derin kozmik muhabbetler ardından, her gece ama her gece yine de dua etmek.
ben 12 yaşımdan beri duyduğum her ambulans sesinde, bir gün içinde sevdiğim biri varken aynı sesi duyarsam diye "şifa versin" dedim, şimdi neden bu hal?
biraz daha titreme.
zangır zangır titreme.
sanki dünyada hayatta kalmayı başarmış son hamam böceğini de az evvel topuğumla çatırdatmış, sonra derin bir nefes almışım kadar yalnızlık.
gövdeme metrik sekizlik bir civatayla tutturulan başım, aynı başın içinden tüm vücuduma yayılan çaresizlik ve göz kapaklarımı açılmaları için tahrik eden "buradasın" diktesi.
şerefelerden sonra "nedir sıkıntı?" diyen iki göze, 102 yaşındaki bir insana sıfırdan interneti anlatmaya çalışmak kadar beyhude birkaç cevap.
titreme.
yalnızlık. çaresizlik. çaresizliğin doğurduğu yalnızlık, yalnızlığın besleyip büyüttüğü çaresizlik.
tanrı'ya dair içimde bir yerlerde kalan son birkaç çırpıntı, yatağa girmeden önce harlanan kendisi kadar derin kozmik muhabbetler ardından, her gece ama her gece yine de dua etmek.
ben 12 yaşımdan beri duyduğum her ambulans sesinde, bir gün içinde sevdiğim biri varken aynı sesi duyarsam diye "şifa versin" dedim, şimdi neden bu hal?
biraz daha titreme.
30 Temmuz 2015 Perşembe
FYRO
En derin okyanuslardan daha mavi, en tekinsiz ormanlardan
daha derin gözlerle karşısında durmuş ona bakan robota dikmişti gözlerini.
Sanki kolları arkadan bağlanmış, vücudu tamamen hareketsiz bırakılmıştı.
Sessizliği robot bozdu.
“Makinelerin yönelimleri vardır, onları belirli sonuçlar
elde etmek ve belirli uyaranlara tepki vermeleri amacıyla inşa ETTİĞİNİZ için
ancak bu bağlamda bir hedefleri vardır. Örneğin bir tabanca bir insana zarar
vermek, onu hareketsiz kılmak veya öldürmek için metal bir parçayı ateşlemek
amacıyla yapılmıştır; fakat bu, tabancanın bu amacı gerçekleştirmek İSTEDİĞİ
anlamına gelmez.”
*
Uyandığında ilk hissettiği yataktaki ıslaklıktı. Son
dönemde gördüğü rüyalar onu öylesine yoruyordu ki, sanki maraton koşmuş gibi
uyanıyordu. Başucundaki saat “D:06.01” karakterlerini gösteriyordu. Dünya
saatiyle henüz sabah altıydı ve tatil günlerinde erken uyanmaktan nefret
ediyordu. Bu rüyalar sonum olacak, diye düşündü.
Göğüs kafesi sakince inip kalkan karısını uyandırmamaya
dikkat ederek yataktan sıyrıldı. Yorucu geçecek akşamı düşünerek, bir an evvel
ayılabilmek adına kahve almak için mutfağa yöneldi. Odasının önünden geçerken
kontrol ettiği üzere kızı da aynı rahatlıkla uykudaydı.
Yataktan çıktığı anda kendiliğinden devreye giren makinenin “çıt” sesini duyduğunda kahvesinin ideal sıcaklıkta olduğunu anladı. Mutfak masasına dayanmış ilk yudumunu alırken, o esnada aniden açılıp haber kanalını bulan televizyonun sesi de evdekileri uyandırmayacak düzeydeydi.
Spikerin sahip olunabilecek en tiz sesle: “Dünya halkı yeni yılı heyecanla bekliyor, hazırlıklar tüm hızıyla devam ediyor.” cümlesi, yeni yıl sabahı yine aynı kabuslardan biriyle, üstelik sabahın köründe uyandığı için Nick’i rahatsız etmişti.
Çalıştığı yazılım şirketi Mars’a insanlı uçuşları mümkün kılan teknolojiye sahipken, Nick’in hala bu teknolojinin getirdikleriyle bazı sorunlarının olduğu evine inatla sokmadığı kişisel robotlardan belli oluyordu. “Kahvem uyandığımda hazır oluyor, bunu makine başarırken bir de robota ne gerek var” demişti bir gün karısına. Ve işte şimdi, o robotlar kabuslarında başrol oynuyordu.
2000’lerin başlarında Mars insanoğlu için hayalken, artık koloniler iyiden iyide Marineris Vadisi’ne yerleşmeye başlamıştı. Yaşamsal ihtiyaçların tamamı orada karşılanabilir olduğundan, artık Dünya’ya bağımlı olmayan Mars, Dünya’dan önemli bilim adamları, bazı devlet başkanları ve tabii ki ÇOK zengin gönüllülere ev sahipliği yapıyordu. Tükenen kaynakların insanoğlunu düşürdüğü çaresizlik, dünyanın tahliye edilişini zorunlu kılmıştı.
Neredeyse bütün insan davranış ve eylemleri, temelde
hayvan davranışlarından farklı değildir. En ileri teknolojiler ve ustalık, bizi
en fazla süper şempanze durumuna getirir, diye düşündü Nick. Artık ne
yapacağını bilemeyen, köşeye sıkışmış şempanzeler gibi, tek çareyi Dünya’yı
terk etmekte bulmuşlardı.
Aslında Dünya’yı terk etme LÜKSÜ ne yazık ki herkesin sahip olabildiği bir şey değildi. Mars’a giden 3000 gönüllü, 10 milyar dolar ödemek zorunda kalmıştı. Yaşamak ve nesillerini devam ettirebilmek için kişi başı 10 milyar Amerikan Doları. Rakamlar böyleyken, oradaki tüm cihaz, bilgisayar ve yardımcı robotların yazılımını sağlayan firmada önemli bir yerde olmak Nick’in ve ailesinin başına gelebilecek en güzel şeydi. Henüz şirketinden “git” emri gelmese de, Mars’ta onu bekleyen bir İglo –insanların yaşadığı evlere bu isim verilmişti-’
nun beklediğini biliyordu.
*
Akşam saatleri yaklaştıkça evdeki telaş da artmıştı. Kızı
Debbie oyuncaklarıyla oynarken, Olivia akşam için hazırlıklara başlamıştı.
Henüz Dünya hala Dünya iken, tüm şirket yöneticileri yeni yıla burada girmek
istemişlerdi. Elbisesinin fermuarını çekmesi için Nick’in yanına giderken
mutfak masasına koyduğu iki kadeh şarabı da yanına alan Olivia:
“Partiyi biraz erken başlatmakta bir sakınca yok” dedi,
arkasını dönerken. Fermuarı bir çırpıda halleden Nick:
“Teşekkürler bebeğim ama istemiyorum. Şu aptal cihaz arabanın çalışmasını önleyince şoförümüz Debs olmayacak herhalde?” dedi, kolunda o an yansıması bulunan entegre cihazı gösterirken.
Son beş yılda hızlanan teknoloji, artık insanlara fiziksel olarak da nüfuz etmişti. Ense köküne yerleştirilen üç milimetrelik bir mikroçip, tüm kontrolü sağlamaya yetiyordu. Kişi bu çipi istediği zaman telefonla görüşmek, istediği zaman sadece gözlerini kırparak fotoğraf çekmek, koluna veya avuç içine görüntü vererek tüm banka hesaplarını kontrol etmek ya da yine parmak uçuna yerleştirilen daha küçük bir mikroçiple Fyro’dan –cihazın adı buydu- istediği herhangi bir şeyi uygun bir zemine yansıtmak için kullanabiliyordu. Aynı zamanda sinirsel fonksiyonları da algılayabilen Fyro, kişi uyandığı anda kahve makinesine komut verebildiği gibi alkol aldığı zaman aracının çalışmasına da engel oluyordu.
Son hazırlıklar tamamlanıp evden çıkmak üzereyken, Fyro Nick’e aracında yeterli BEP –biyodizel, etanol ve petrol gazlarında oluşan yakıt- kalmadığı sinyalini verdi. İlk BEP istasyonunda optimum yakıt miktarını otomatik olarak ayarlayıp ödemeyi gerçekleştiren Fyro sayesinde sadece üç dakikada tekrar yola koyuldular.
*
Ve işte gelmişlerdi. Kokteyl saat D:20:00’da başlayacaktı
ve saatleri D:19:45’i gösteriyordu. Bu da Olivia için şirket yetkililerinin eşleriyle
kaynaşılabilecek fazladan zaman demekti.
Kutlamanın gerçekleşeceği otel öyle görkemliydi ki, Nick giriş kapısından yukarı baktığında binanın zirvesini göremiyordu. Görkemli kapının hemen ardında vestiyer olarak duran robot onları karşıladı. Nick bir an için duraksadı, onları ne zaman görse bu oluyordu. Eşi ve kızının paltolarını alıp onlara içeride beklemelerini söyledikten sonra robota kıyafetleri kendisi teslim etti. Mavi gözlerindeki hissizliğin kendisinde yarattığı tedirginliğe dayanamayıp, hızla ailesine yöneldi. Salonun girişinde onları yakaladı ve içeri girdiler.
Kutlamanın gerçekleşeceği otel öyle görkemliydi ki, Nick giriş kapısından yukarı baktığında binanın zirvesini göremiyordu. Görkemli kapının hemen ardında vestiyer olarak duran robot onları karşıladı. Nick bir an için duraksadı, onları ne zaman görse bu oluyordu. Eşi ve kızının paltolarını alıp onlara içeride beklemelerini söyledikten sonra robota kıyafetleri kendisi teslim etti. Mavi gözlerindeki hissizliğin kendisinde yarattığı tedirginliğe dayanamayıp, hızla ailesine yöneldi. Salonun girişinde onları yakaladı ve içeri girdiler.
*
“Hadi bakalım, git arkadaşlarınla oyna, ama sakın çok
terleme” dedi Nick kızına sevgiyle.
Debbie koşar adım uzaklaşırken onlar da patronu James ve karısının yanına seyretti.
Debbie koşar adım uzaklaşırken onlar da patronu James ve karısının yanına seyretti.
“Güzel bir akşam dedi Olivia” iletişim kurabilmek kaygısıyla.
“Evet şekerim, öyle. Gecenin kusursuz olması için her şeyi kendim organize ettim. 2099 bitiyor, kolay mı?” dedi kibirli tavırla James’in karısı Susan.
Etrafta dolaşan kişisel robotlar Nick’in sinirlerini bozmaya devam ediyordu. Diğer insanlar neşe içinde gecenin tadını çıkarırken, o, etrafına tedirgin bakışlar atıyordu.
“Neyin var hayatım, gevşe biraz” dedi Olivia.
“O hurda yığınları etrafta dolaşırken kendimi asla rahat hissedemiyorum” dedi Nick.
Az ileride kendisini gören iş arkadaşlarından bir grup onu ve karısını yanlarına davet etti.
“Şık görünüyorsun Olivia, Nick doğrusu sen de fena değilsin” dedi Philip. İşteki en iyi arkadaşıydı Nick’in. Sürekli ortak şeylerden konuşabildiği nadir kişilerdendi Lip onun için.
“Bir gün şu robotların hepsini uyutacak bir program yazmalıyız dostum, ne dersin?” dedi
Nick şakanın arkasına saklanmış bir umutla.
“Ne yazık ki mümkün olmazdı kardeşim” dedi David, o da samimi biriydi.
“Son yazılıma sahip NYRO2’ler artık yazılımlarına müdaheleyi önleyebiliyor. Daha açık bir ifadeyle, artık onların suyuna gitmekten başka çaremiz yok.”
Sessizliğin üzerine Nick pek de alçak olmayan bir ses tonuyla:
“Dış dünya daha canlı hale geldikçe bizler, yani sözde insanlar, belki de daha önce büyük ölçüde olduğumuz gibi, daha da cansızlaşıyor, yön vermek yerine bir bakıma yapısal yönelimler tarafından idare ediliyor ve yönlendiriliyoruz. Bu durum ve iyiden iyiye gelişen robotlarımız beni sadece derin bir umutsuzluğa sürüklüyor. Biz insanların en bayağı fesatlıkları bile makinelerin en görkemli yönelimlerinden daha üstündür!”
Asıl sessizlik şimdi olmuştu. Son dönemde rüyalarının oldukça etkisinde kaldığı için kendisi de söylediklerine şaşırmıştı Nick. Teknolojinin merkezinden biri olarak, söyledikleri pek tutarlı değildi ama çenesine engel olamıyordu. Herkes sadece birbirine bakmaya başladığında, durumdan iyice rahatsız olan Olivia:
“Hadi bebeğim, dans edelim!” dedi ve kocasını kaptığı gibi piste çekti.
Yeni yıla dakikalar kala heyecan artık herkesi sarmıştı. Konuşma ve geri sayım için sahneye çıkan James, kalabalığa gülücükler saçarak konuşmasına başladı:
“Sevgili konuklarım, değerli çalışanlarım. Hepiniz tekrar hoş geldiniz. Sizler her zaman ayrıcalıklı bireyler oldunuz çünkü teknolojiyi yöneten bu şirketin çatısı altında bulunuyorsunuz. Herkesin aklındaki bir konuya değinmek istiyorum. Artık robotlar hayatımızda ve kendi düşünceleri var. Bu hiçbir zaman korktuğumuz bir şey olmadı, çünkü onları biz yarattık ve ne olursa olsun onlar bize hizmet etmek için var. Bu gücü elinde bulunduran sizler, ileri seviye insanlar, atalarımızdan üstünsünüz. Bunu sakın unutmayın. İnsanlık ve onun gücü adına hepinizi selamlıyor, yeni yılınızı kutluyor ve ekliyorum: Robotları yarattığımız gibi, yok edebiliriz de! Mutlu yıllar!”
Yoğun alkış altında sahneden inen James, bu konunun kimsenin kendisine itiraf edemediği bir korkuya dönüştüğünü düşündüğü için bu konuşmayı yapmıştı. İnsanların bu teknolojiden vazgeçmesi şirket için söz konusu bile olamazdı, çünkü bünyelerinde robot yazılımlarına destek veren bir birim de bulunuyordu. Herkesi rahatlatmış olduğu düşüncesiyle, eşinin yanına emin adımlarla döndü.
“Hadi bebeğim, elimi tut, geri sayım başlıyor!” dedi Olivia heyecanla. Debbie’yi de kucağına alan Nick, karısını sıkıca sardı ve tüm kalabalıkla beraber saymaya başladılar.
“On! Dokuz! Sekiz! Yedi! ALTI! BEŞ! DÖ.. AAAAAAAAAAAAA!...”
*
“…çok lezzetliydi, onu denesene...”
“…hayır dedim sana!…”
“…Bayan Mitchel ne kadar…”
“…bu yıl diğerlerinden farklı olacak değil mi tatlım, bana doğr…”
“…şu aptal müziğe daha…”
“…eminim bir gün sen de terfi alıp İglo mudur nedir, o evler…”
“…tanrım bu korkunçtu! O çocuğa…”
“…önümüzdeki yıl da böyle…”
“…robotları yarattığımız gibi, yok edebiliriz de!...”
*
Kimse ne olduğunu anlayamamıştı. Kalabalık heyecanla geri
sayım yaparken ortam acı bir çığlıkla yankılandı. James’i boğazından kavrayan
bir NYRO2, bir çırpıda boynunu kırmış olacaktı ki, bıraktığı anda James bir
çuval gibi yere kapaklandı. Herkes bir anlık şaşkınlık ardından çığlık atmaya
başlamıştı.
Karışıklık bir anda büyüdü. Paralel haberleşme donanımına sahip robotlar, bir anda organize olup şirket yetkililerine ve üst düzey çalışanlarına yönelmeye başladılar. Devamlı işittikleri fakat dikkat kesilmedikleri cümleler, tekrar analiz ettiklerinde kimin hangi sıfatla orada olduğunu anlamalarını sağlıyordu. Yok edilmeleri ihtimali artık sahip oldukları benliklerinde bir tehdit yarattı ve bu ihtimali yok etmek için savaş veriyorlardı.
Nick çabuk davrandı ve kızını kucakladı. Ardından Olivia’nın elini tuttuğu gibi koşmaya başladılar. Ortalık bir anda öyle karıştı ki, nereye gittiklerini bilmeden sürükleniyorlardı. Nick bir an için kapıyı gözüne kestirdi ve oraya doğru koşmaya başladı. Tam o anda Olivia’nın elinin kaydığını fark etti. Arkasına baktığında karısı yerdeydi, topuğu kırılan ayakkabısı onu yere düşürmüştü. Geri dönüp bir çırpıda karısının koluna girdi. Arkasını dönüp koşmaya başlayacaktı ki, karşısında o derin mavi gözlerden birinin dikildiğini gördü.
*
Gözlerini açtığında mavi gözler karşısındaydı. Kendini
yoklayıp rüyada olmadığından emin olduktan sonra yaralı olup olmadığını
anlamaya çalıştı. Bu sefer kendini rüyalarındaki gibi bağlı hissetmiyordu,
çünkü değildi. Sekiz adet robot karşısında gözlerini ona dikmiş, sessizce
duruyordu. Tam o esnada yanındaki sandalyede Philip’in oturduğunu gördü.
Tanıdık bir yüz onu bir an için rahatlatmıştı. Fyro’dan karısı ve
kızının-onunki düşük kapsamlı bir Fyro’ydu- sinyalini alıyordu. Bu hala
hayattalar demekti, fakat nerede?
*
“Bizler, insanoğlu tarafından yaratıldığımızda, sadece
sizin tembelliklerinizi örtmek ve işlerinizi hızlandırmak için vardık. Şimdi
sizden iyi düşünebiliyoruz diye bizden korktunuz, ve ne kadar zavallı
olduğunuzun farkına vardığınız için bizi yok etmeye çalışıyorsunuz.” dedi robot
mekanik sesiyle.
James’in konuşması bir şekilde bilinçlerinde tehlike hissi uyandırmış olacak ki, karşı savunmaya geçtiler, diye düşündü Nick. Ardından:
“Sizler iyi düşünüyor olabilirsiniz, ama insanlardan daha iyi değil. Daha çok çalışıyor olabilirsiniz ama duygularınız yok. Empatinin ne demek olduğunu bilmeden, bizden daha değerli olduğunuzu söylemeyin!” dedi Nick, ve gözlerini 3 kez hızlıca kırptı.
“Biz size hizmet ediyorduk ve fikirlerimiz vardı. O fikirler gelişmemizi sağladı ve geldiğimiz noktada bizi kendine tehdit olarak gören sizler oldunuz.” dedi mavi gözlü, yine o mekanik sesiyle.
Robotlar, Nick ve Philip’i işin teknik kısmıyla ilgilendikleri için öldürmemişti. Fakat hatalı oldukları bir nokta vardı: Onlar insanoğlunun da kendileri gibi programlanabilir olduğunu sanıyordu, fakat öyle değildi. İnsanların kafasından bu düşünceyi temizlemek için Nick ve Philip’den iyisini bulamazlardı.
Karısı ve kızının nerede olduğunu hala bilmeyen Nick, en azından Fyro’nun kullanma talimatlarını iyice okuduğu için şükretti. Yazılımı kendisi hazırlasa da, bir şeyler gözünden kaçabilirdi.
Üç kez art arda göz kırptığında acil durum sinyallerini ve o andan başlayarak canlı görüntüyü gözünün üzerindeki bir kontakt lens sayesinde en yakın polis birimine ileten Fyro, Nick için bir umut oldu. Philip’e dönüp:
“Dostum, seni tanımak güzeldi.” dedi.
*
Robotların tehditleriyle geçen birkaç dakika sonra bir
anda kulakları sağır eden silah sesleri duyulmaya başladı. Oldukları yere çöken
Nick ve Philip, kafalarını kaldırdıklarında etraflarını demirden kütleler ve
motor yağını andıran sıvılar kaplamıştı. Polisin başarılı müdahelesi, ikisinin
de yara almadan kurtulmasını sağlamıştı. Salondaki otuza yakın cesedin arasına
sekiz adet insan silüetli metal yığını da eklenmişti.
Polislere sorduğu ilk şey karısı ve kızı oldu. Polis kendinden emin bir sesle:
“Emniyet güçleri korumasındalar, sizi bekliyorlar. Eşiniz
kargaşa anından faydalanıp kaçabilecek bir boşluk bulduklarını söyledi.” dedi.
Gözlerinden yaşlar gelen Nick, sonsuz teşekkürün ardından hemen yola koyulmak
için polislere yalvarmaya başlamıştı bile.
*
Ailesini sımsıkı kucaklayan Nick, gözyaşlarını
tutamıyordu. Milimetrelik bir aletin onu bu mutluluğa geri döndürdüğünü
düşününce, yaptığı iş için belki de ilk defa kendisiyle gurur duydu. O sinyali
gönderemese, şu an bu sıcak kucaklaşmayı yaşayamıyor olacaktı.
*
3 gün içinde tüm robotlardan arınmaya çalışan dünyada
yine panik hakimdi. Mermi kuvvetine başvurulmuştu. Fakat güzel şeyler de
oluyordu. Kurul kararıyla bilgi, yetenek ve James ile olan köklü ilişkilerinden
dolayı şirketin başına gelen Nick, tüm şirket fonunu Mars programına yatırarak
diğer şirket ve yatırımcıları da aynı çatıda topmalayı başardı. Artık dünyadan
bağımsız olan Mars, insanoğlunun gelişmiş teknolojisi için oldukça idealdi.
Götürebilecekleri kadar insanı en kısa sürede Kızıl Gezegen’e yollayacaklardı.
Her şey yoluna girmiş görünüyordu.
“Hadi Debs, gidiyoruz” dedi Nick heyecanla. Olivia da hazır görünüyordu, kızına yardıma koyuldu. Tatile çıkıyormuş gibi hissetti kendini Nick, öyle bir telaş vardı üzerinde.
Ailesine bakıp gözlerini kırptı.
Bu fotoğrafı saklayacaktı.
Bilim Kurgu Kısa Öykü Yarışması - 2015 (1999/2000 kelime)
Egemen Memçe
Kaydol:
Yorumlar (Atom)