gittiler

7 Mayıs 2016 Cumartesi

Asansör

Ziiiiiiiiyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyuuuuuuuuuuu
Zzzzzzzzzzzzzzzt
Sssssssbaaaaaaa.



Hassiktir. Yine talihsizlik beni buldu ve milyar dolarlık teknoloji ihtiva eden bu amına kodumun asansörünün, ben içindeyken durası geldi. Daha önce de birçok kez asansörde kaldım fakat bu sefer abuk patronum ve subuk işleri beni beklediği için birilerinin bu kapıları bir an evvel açması gerekiyordu zira buradan da kovulursam, artık bu şehirde barınamayacaktım.

Bizim oralarda asansör yoktu. Okul bahanesiyle kaçıp İstanbul’a gelmeden evvel hayatımdaki en büyük tehlike, ağaçtan düşmekti. Fakat makûs talihim beni burada da yalnız bırakmadı ve ben, sadece hayatta kalmama ve kafamı kurtarmama yetecek parayı kazandığım moto kurye işinde bir sonraki gün alacağım nefesin hesabını yaparken, tüm bunlar yetmezmiş gibi bu janti saçlı ve takım elbisesinin en az kırk maaşım edeceğini ilk görüşte anladığım denyoyla kapana kısıldım.

Duruşun gerçekleşmesi ve beyinlerimizin olayı idrakından milisaniyeler sonra, arkasında durduğumdan olsa gerek karşımdakinin hareketleri gözüme çarptı. Etrafına birkaç boş bakış attıktan sonra bana dönüp o sinir bozucu George Clooney gülüşünün aynısını atarak, bir yandan da titreyen sesiyle konuşmaya başladı:

“Hay aksi ya, ne oldu şimdi kaldık mı, kurtaracaklar herhalde bizi değil mi?"

Yediğim bokları üst üste koysam dünyanın en büyük gökdelenini ikiye katlayacağına eminim, ama ben bunu hak edecek ne yaptım diye sordum kendime. Kaybetmekten bu kadar korkan adamlardan hayatım boyunca nefret ettim. Dünya sanki bu puştlar bir şeyleri daha iyi yapabilsin diye dönüyor onlara göre. Muhabbet uzasın istemediğimden umursamaz bir tavırla cevapladım:

“Sıkıntı yok, az sonra hallederler.”

Lavuk tatmin olmamış olacak ki heyecanını gizleyememeye başladı. Ellerini iki kez çıtlattıktan sonra yaptığı ilk şey cebinden futbol sahası büyüklüğündeki telefonunu çıkarmak oldu. Birkaç tıklamadan sonra kulağına götürdü ve ne yazık ki asıl curcuna telefonun çekmediğini anladığı anda başladı. Tuşlara seğirtip, eyvah telefon çekmiyor. Bunun alarmı malarmı yok mu ya bi’ baksana gelip kurtarırlar duyunca bizi, telaşlanırım ben kapalı yerlerde dedi. Baş üstüne sayın amına koyduğum demeden, tuşlara yöneldim. Üzerinde zil olan tuşa bastım.

Sonraki beş dakika, jölenin kendine telkinleriyle geçti. Sürekli tuş kilidini açıp kapattığı telefon sonunda onu en sosyal olduğu ortama soktu. Ben hayatımda böyle büyü görmedim. Az evvel zangır zangır dizlerinden ritim duyulan dallama, şimdi facebook durum güncellemesine “aksiliğin böylesi, asansörde kaldık. Bir bu eksikti...” yazdı. Telefon çekmiyordu hani, diye sorduğumda ise internete bağlanınca o otomatik yüklenir cevabını verdi lahana turşusu. Kaderime bu sefer en kallavisinden bir küfür salladım.

İyiden iyide gevşeyen lavuk beni süzmeye başladı. En can sıkıcı kısım. Vücut dili muhabbete girişmeye çalıştığını haykırıyordu. Cesaretsizliğine güvenip omzumu asansör kabinine dayadım, cebimden çıkardığım sigarayı yaktım. Yeşilay bölge sorumlusu anında olaya girdi.
-Yahu ne yaptın olur mu böyle şey, zaten kapalı yerdeyiz, söndür şunu ceza yiyeceksin.

Şimdi de beni düşünüyor dalyarak. Bu dingiller her işten pay çıkarmayı iyi bilir. Müdahele edince iyi bir şey yaptı çünkü. Kafasına “Fuck Paparazzi” şapkası takıp basın mensubu görünce şpagat atan tipler. 3400 yılında Gliese-876 gezegeninde “kıble ne taraftaydı?” diye soracak adamlar. İbadetten sonra “2900 yılında büyük büyük dedenizin ne yaptığını görmek için tıklayın” metinli facebook linkine tıklayıp kaçıncı sperm olarak dünyaya geldiğini takip edecek olanlar. Bu asansörden çıkıp taksi bulamayınca, mahalleye DNS ayarlarını değiştirip girersin artık prematüre dünyalı.

Birkaç salak muhabbet daha ettikten sonra tıkırtılar zaferi müjdeledi: asansör kata çekiliyordu. En az üç senemi o asansörde bırakmış hissiyle önden paşamızı buyur edip ardından da ben çıktım. On beş dakika kaybedilebilecek bir süreydi. Bir nükleer reaktör, onu durduracak kontrol çubukları istanbul trafiği bahane edilerek ulaştırılamadığı için patlatılabilirdi. Dolayısıyla başım az evvel içeride geçen on beş dakika kadar dertte değildi.

Telaşlı kalabalığın arasında, asansör kapılarını açan iki kişiye teşekkür ettim. Bizim kodamanın etrafında beş kişilik çember oluşturulmuştu bile. Efendim iyi misiniz, talihsizliğe bakar mısınız, korkmadınız inşallah, yarın ilk iş bu asansörü bakıma sokacağızların arasından sıyrılıp kapıya yönelmişken bizimki arkadan koşar adım yaklaştı.

-Pardon! Pardon beyefendi. Teşekkür ederim. Ben pek tahammül edemiyorum kapalı alanlara, siz olmasaydınız ne olurdu bilemiyorum, dedi ve akabinde cüzdanından kartını uzattı.  Numaram burada, başınız sıkışırsa muhakkak arayın.

Karta baktım. Cemil Yücesu. Bilmem ne management. Teşekkür edip, kapıya yöneldim.


Üç eşit kalınlıkta yırttığım kağıdı üç merdiven zıvana yapıp cebe attım.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder