Ziiiiiiiiyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyuuuuuuuuuuu
Zzzzzzzzzzzzzzzt
Sssssssbaaaaaaa.
Hassiktir. Yine talihsizlik beni buldu ve milyar dolarlık
teknoloji ihtiva eden bu amına kodumun asansörünün, ben içindeyken durası
geldi. Daha önce de birçok kez asansörde kaldım fakat bu sefer abuk patronum ve
subuk işleri beni beklediği için birilerinin bu kapıları bir an evvel açması
gerekiyordu zira buradan da kovulursam, artık bu şehirde barınamayacaktım.
Bizim oralarda asansör yoktu. Okul bahanesiyle kaçıp İstanbul’a
gelmeden evvel hayatımdaki en büyük tehlike, ağaçtan düşmekti. Fakat makûs
talihim beni burada da yalnız bırakmadı ve ben, sadece hayatta kalmama ve
kafamı kurtarmama yetecek parayı kazandığım moto kurye işinde bir sonraki gün
alacağım nefesin hesabını yaparken, tüm bunlar yetmezmiş gibi bu janti saçlı ve
takım elbisesinin en az kırk maaşım edeceğini ilk görüşte anladığım denyoyla
kapana kısıldım.
Duruşun gerçekleşmesi ve beyinlerimizin olayı idrakından milisaniyeler sonra, arkasında durduğumdan olsa gerek karşımdakinin hareketleri gözüme çarptı. Etrafına birkaç boş bakış attıktan sonra bana dönüp o sinir bozucu George Clooney gülüşünün aynısını atarak, bir yandan da titreyen sesiyle konuşmaya başladı:
“Hay aksi ya, ne oldu şimdi kaldık mı, kurtaracaklar
herhalde bizi değil mi?"
Yediğim bokları üst üste koysam dünyanın en büyük gökdelenini ikiye katlayacağına eminim, ama ben bunu hak edecek ne yaptım diye sordum kendime. Kaybetmekten bu kadar korkan adamlardan hayatım boyunca nefret ettim. Dünya sanki bu puştlar bir şeyleri daha iyi yapabilsin diye dönüyor onlara göre. Muhabbet uzasın istemediğimden umursamaz bir tavırla cevapladım:
“Sıkıntı yok, az sonra hallederler.”
Lavuk tatmin olmamış olacak ki heyecanını gizleyememeye
başladı. Ellerini iki kez çıtlattıktan sonra yaptığı ilk şey cebinden futbol
sahası büyüklüğündeki telefonunu çıkarmak oldu. Birkaç tıklamadan sonra
kulağına götürdü ve ne yazık ki asıl curcuna telefonun çekmediğini anladığı
anda başladı. Tuşlara seğirtip, eyvah telefon çekmiyor. Bunun alarmı malarmı
yok mu ya bi’ baksana gelip kurtarırlar duyunca bizi, telaşlanırım ben kapalı
yerlerde dedi. Baş üstüne sayın amına koyduğum demeden, tuşlara yöneldim.
Üzerinde zil olan tuşa bastım.
Sonraki beş dakika, jölenin kendine telkinleriyle geçti.
Sürekli tuş kilidini açıp kapattığı telefon sonunda onu en sosyal olduğu ortama
soktu. Ben hayatımda böyle büyü görmedim. Az evvel zangır zangır dizlerinden
ritim duyulan dallama, şimdi facebook durum güncellemesine “aksiliğin böylesi,
asansörde kaldık. Bir bu eksikti...” yazdı. Telefon çekmiyordu hani, diye
sorduğumda ise internete bağlanınca o otomatik yüklenir cevabını verdi lahana
turşusu. Kaderime bu sefer en kallavisinden bir küfür salladım.
İyiden iyide gevşeyen lavuk beni süzmeye başladı. En can
sıkıcı kısım. Vücut dili muhabbete girişmeye çalıştığını haykırıyordu.
Cesaretsizliğine güvenip omzumu asansör kabinine dayadım, cebimden çıkardığım
sigarayı yaktım. Yeşilay bölge sorumlusu anında olaya girdi.
-Yahu ne yaptın olur mu böyle şey, zaten kapalı yerdeyiz,
söndür şunu ceza yiyeceksin.
Şimdi de beni düşünüyor dalyarak. Bu dingiller her işten pay
çıkarmayı iyi bilir. Müdahele edince iyi bir şey yaptı çünkü. Kafasına “Fuck
Paparazzi” şapkası takıp basın mensubu görünce şpagat atan tipler. 3400 yılında
Gliese-876 gezegeninde “kıble ne taraftaydı?” diye soracak adamlar. İbadetten
sonra “2900 yılında büyük büyük dedenizin ne yaptığını görmek için tıklayın”
metinli facebook linkine tıklayıp kaçıncı sperm olarak dünyaya geldiğini takip
edecek olanlar. Bu asansörden çıkıp taksi bulamayınca, mahalleye DNS ayarlarını
değiştirip girersin artık prematüre dünyalı.
Birkaç salak muhabbet daha ettikten sonra tıkırtılar zaferi
müjdeledi: asansör kata çekiliyordu. En az üç senemi o asansörde bırakmış
hissiyle önden paşamızı buyur edip ardından da ben çıktım. On beş dakika kaybedilebilecek
bir süreydi. Bir nükleer reaktör, onu durduracak kontrol çubukları istanbul
trafiği bahane edilerek ulaştırılamadığı için patlatılabilirdi. Dolayısıyla
başım az evvel içeride geçen on beş dakika kadar dertte değildi.
Telaşlı kalabalığın arasında, asansör
kapılarını açan iki kişiye teşekkür ettim. Bizim kodamanın etrafında beş
kişilik çember oluşturulmuştu bile. Efendim iyi misiniz, talihsizliğe bakar
mısınız, korkmadınız inşallah, yarın ilk iş bu asansörü bakıma sokacağızların
arasından sıyrılıp kapıya yönelmişken bizimki arkadan koşar adım yaklaştı.
-Pardon! Pardon beyefendi. Teşekkür ederim. Ben pek tahammül
edemiyorum kapalı alanlara, siz olmasaydınız ne olurdu bilemiyorum, dedi ve
akabinde cüzdanından kartını uzattı.
Numaram burada, başınız sıkışırsa muhakkak arayın.
Karta baktım. Cemil Yücesu. Bilmem ne management. Teşekkür
edip, kapıya yöneldim.
Üç eşit kalınlıkta yırttığım kağıdı üç merdiven zıvana yapıp
cebe attım.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder